4 Ekim 2018 Perşembe

Akasya Tozu


Akasya Tozu doğal ve evde hazırlanabilen günlük hazırlanıp kullanılabilen bir gıda takviyesidir. Akasya kabuğundan olduğundan ise tamamen doğal ve bitkiseldir.

Akasya Tozu’nun Faydaları
Akasyatozu metabolizmayı çalıştırarak bölgesel yağların yakımını hızlandırmaktadır. Bu zayıflama etkisi ise kendini kısa sürede göstermektedir. Normal kullanımda hiçbir yan etkisi bulunmamakla beraber Kronik rahatsızlığı olan insanlar hariç herkes rahatlıkla kullanabilir. Kilo verirken su tüketimi kilo verimine yardımcı olduğu için su ile de desteklenmelidir.

Akasya Tozu’nun Zararları
Akasya tozu içindeki doğal ürünlerden dolayı ilgi çeken bir bitkisel gıda takviyesidir. Akasya Tozu’nun içerisine başka hiçbir etken madde konulmaması gerekmektedir. Akasya tozunun aşırı tüketiminde baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik ve yorgunluğa neden olabilir. Akasya tozunu emziren annelerin kullanması bebeğin ishal olmasına yol açmaktadır.

20 Eylül 2018 Perşembe

Kamaları Sökülmeyen Tek Batarya

Türk askeri cenge hazırlanıyordu. Biraz sonra kopacak kıyametin heyecanı ile benim de yüreğim çarparken; gözüm batarya dürbününün adesesinde, düşmanı seyrediyordum. Meis, güzel bir Pazar gününün {şen|neşeli} havası {arasında|içinde} tatilin zevkini sürüyordu… Bizim taraftaki harekât ve gürültü gittikçe sükûn buldu. {herkezin|herkesin|hepimizin|her insanın} kulağı, bir ağızdan çıkacak keskin bir kumandayı bekliyor. Ateeeş… Nihayet saat 13.25'te aylardan {beri|buyana|bu yana|bu güne|bu güne kadar} karşısındaki yabancı çığlıklara dişini sıkıp susan dört ağız {aniden|birden|birden bire|ansızın} alev kusmaya başladı…

Dünya {harp|savaş} tarihinde bir ilk olan, 7.7 inçlik dağ bataryasının bir {uçak|tayyare} gemisini 36 dakikada sulara gömen komutu verişini böyle anlatıyor Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul. Batırdığı {uçak|tayyare} gemisi ise, 120 {metre|m.|mt.} boyunda, saatte 24,5 mil {sürat|hız} {yapan|oluşturan} ve {6|altı} {uçak|tayyare} taşıyan ıngiliz bandıralı Ben {metre|m.|mt.} Chree'dir!

Birinci Dünya Savaşı'nı {anlatan|söz eden|ifade eden} tarih kitaplarında, Ben {metre|m.|mt.} Chree, tek {cümle|tümce} ile yer alır: "Batırılan ilk {uçak|tayyare} gemisi"

Mustafa Ertuğrul ve komutasındaki topçu bataryası, o gün Meis Limanı'na demirli {uçak|tayyare} gemisi Ben {metre|m.|mt.} Chree'nin dışında, 200'e yakın yelkenli gemi ve sandalı batırır.

ingilizlerin hayaline {bile|dahi} gelmeyecek bir {meslek|iş} yapar Mustafa Ertuğrul. Meis Adası limanının tam karşısındaki buruna dört sahra topundan oluşan bataryasını, tam iki ay boyunca dağları aşırarak, gülleleri sırtlarında taşıyarak getirirler! Burunda, Ben {metre|m.|mt.} Chree'nin limana girmesini sessizce bekleyen 30 kadar Türk askeri, dünya {harp|savaş} tarihine bir {harp|savaş} gemisini batıran ilk birlik {olarak|şekilde} geçerler. Hem de 7,7 inçlik, dört {cılız|sıska} "sahra topuyla!

ıngiliz ve Fransız donanması raporları, Türk kıyılarındaki "{deli|çılgın} bir Türk bataryası"ndan bahsetmektedir artık…

13 Aralık 1917. Ağva Koyu

Müttefik deniz kuvvetleri, Akdeniz'deki en {önemli|mühim|ciddi} silahlarından birinden {olduğu|bulunduğu} için öfkelidir. Türk kıyıları {sürekli|devamlı} {denetim|kontrol} altında tutulur; motorlar, kayıklar batırılır, yerleşim birimleri {süre|zaman} {süre|zaman} bombardıman edilir. Sabrı taşan Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, yaptığı yeni bir planı 135. Alay komutanı Alman yarbayına kabul ettirmeye çalışır;

"Müsaade ederseniz, bataryamla, bir gece {aniden|birden|birden bire|ansızın} Antalya'yı terk ederek meçhul bir istikamete gidiyormuş {gibi|benzeri|bunun gibi|bu gibi} yapıp, Ağva Koyu'na gideyim. Limana hâkim buruna bataryamı yerleştireyim. Emrime verilecek bir yelkenli ile bu gemiyi limana sokup avlamaya çalışayım.

{proje|plan} basittir. Bölgenin zorlu coğrafyası ve yol yokluğundan {ötürü|dolayı}, Türklerin askerlere kumanyalarını yelkenli teknelerle dağıtmak {durumunda|zorunda|mecburiyetinde} olduğunu Fransızlar bilmektedirler. Fransız {harp|savaş} gemileri, bu yelkenlileri {sık|yoğun|çok} {sık|yoğun|çok} yakalamakta ve kumanyaya el koyup Türk askerlerinin aç kalmalarına {neden|sebep} {olabilmekte|olmakta|olmaktadır}.

Fransızlara kovalamaktan {zevk|haz|keyif} duyacakları bir yelkenli {gönderir|yollar} Mustafa Ertuğrul. {faaliyet|etkinlik} raporuna yeni bir "başarı" {olarak|şekilde} geçecek bu {basit|kolay|pratik} avı, Fransız kruvazörü Paris ıı, Ağva Koyu'nun içine dek izler. Girmesiyle de, bir hafta {evvela|önce|öncelikle} koya egemen bir noktaya yerleşmiş olan Mustafa Ertuğrul'un bataryası "ateş" komutuyla saldırıya geçer!

Paris ıı, {sadece|yalnızca|sırf} 18 dakikada denize gömülür. {hasım|düşman} donanması {arasında|içinde} {artık| bundan sonra|bundan böyle} efsaneleşmeye başlayan Mustafa Ertuğrul bataryası, 145 atımdan 110'unu gemiye isabet ettirecek kadar ustadır.

Kamikaze botu ile batırılan Alexandra!

Paris ıı'yi kaybeden Fransızlar, Türk kıyılarında intikam fırtınası estirirler. Kıyıdaki yerleşim birimleri durmadan bombardıman edilir.

{uçak|tayyare} gemisi Ben {metre|m.|mt.} Chree'nin ardından koskoca Paris ıı kruvazörünün de bir "dağ bataryası ile batırılması, Müttefiklerin {artık| bundan sonra|bundan böyle} açıktan seyretmeye başlamasına {neden|sebep} olmuştur. Gemilerin topçu menzilinin dışından dolaşması Mustafa Ertuğrul'u durduracak değil ya! Dağ bataryası ile {uçak|tayyare} gemisi batırılırsa, küçük bir balıkçı teknesiyle bir {harp|savaş} gemisi haydi haydi batırılır!

Topçu Mülazım Mustafa Ertuğrul, Paris ıı'yi batırdığı bombardıman {sırasında|esnasında} elinden kaçırdığı Alexandra adlı {harp|savaş} gemisi için dahiyane bir tuzak kurar:

"Herhangi bir yelkenlinin kaburgasını kaplayan iç tahtaları sökülerek, {olası|mümkün} mertebe {fazla|çok} miktarda dinamit kaburga aralarına döşenecek, tam merkezine de bir top fünyesi yerleştirilecek. Fünye halkası bir telle portakal sandıklarından birisinin altına bağlanıp, kaburgalar {tekrar|yine} çakılarak {düzen|seviye} hazırlanacaktı. Birbirine bağlı sandıklar {mutlaka|her zaman|daima} bir vinç {sayesinde|yardımı ile|yardımıyla} kaldırılacaktı ki, fünye dinamiti ateşleyip geminin batırılmasını sağlayacaktık."

Bir "kamikaze botu" {haline|durumuna|biçimine} getirilen yelkenli, kıyıdan açılır. Açık denizde Fransız {harp|savaş} gemisini gören "önceden tembihli" askerler, suya atlayıp kıyıya doğru yüzmeye başlarlar. Fransızlar portakal sandıkları ile dolu bir tekneyi ele geçirdikleri için mutludurlar, {ama|fakat|lakin} ya bu da o "{deli|çılgın} Türk"{şöhret|ün} bir tuzağıysa?

Sandalın üzerine {evvela|önce|öncelikle} bir Fransız bahriye eri çıkartılır. Görünürde bir tuzak {yoktur|yok|bulunmaz|bulunmamakta|bulunmamaktadır}. {ama|fakat|lakin} ya Türkler portakalları zehirlemişse? Sandalın uzağında duran {harp|savaş} gemisi Alexandra'nın güvertesindeki gemi doktoruna birkaç portakal ***ürülür. Portakallar zehirsizdir! Derin bir oh çekilir… Sandal {harp|savaş} gemisine yanaştırılır ve birbirine bağlı portakal sandıklarını gemi güvertesine çıkartmak için vinç çalıştırılır. Buuumm!..

Kurulan tuzağa {düşen|düşüş gösteren|azalan|azalma gösteren} Alexandra, gövdesinde açılan birkaç metrelik delik yüzünden göz açıp kapayıncaya kadar denizin dibini boylar. {harp|savaş} tarihine, belki de "Akdeniz'de Türklerle Müttefikler arasındaki deniz savaşları" adıyla geçmesi gereken, {ama|fakat|lakin} {aslında|gerçekte} {sadece|yalnızca|sırf} 23 yaşındaki bir Türk subayının {us|akıl} almaz başarısının özeti böyle…

  Dünya Savaşı bittiğinde, Mondros Mütarekesi gereğince, işgal edilen Anadolu topraklarında, {tüm|bütün} silah ve cephaneye el konuldu. Topların kamaları söküldü. O tarihlerde Aydın bölgesindeki birlikleri denetlemekle görevlendirilen Ben {metre|m.|mt.} Chree'nin eski komutanı Charles R. Samson; "Gösterdiği kahramanlıktan {ötürü|dolayı} bu batarya toplarının kamalarını sökmek askeri şerefe aykırıdır" diyerek, Mustafa Ertuğrul'un bataryasına dokunmaz!

Birinci Dünya Savaşı sonrasında kamaları sökülmeyen bu dört sahra topundan oluşan batarya, Kurtuluş Savaşı'na {katılan|dahil olan|eklenen|eklenmiş olan} ilk topçu birliğidir

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Sultan Ahmed’in Vefatını Hissetmesi


SultanAhmetHan

Sultan 1. Ahmed (1590-1617), kalbi hayatının derinliği olan oldukça müttaki bir Osmanlı Padişahıdır. Bahti mahlasıyla Peygamber Efendimiz (sav) sevgisini ve bağlılığını ifade eden çok içli şiirleri vardır:
    Nola tacım gibi başımda götürsem daim
Kadem-i resmini ol bazret-i şab-i Resül’ün.
    İşte bu ince ruhlu Osmanlı sultanının vefat etmeden bir gün önce huzurunda bulunan mabeynci Mustafa, Ahmed Han’ın odada muhatabını göremediği kimselere karşı dört defa; “Ve aleyküm selam” dediğine şahit oldu.
    Mabeynci, bir mânâ veremediği bu garip davranışların sebebini Sultanına sorduğunda, Sultan Ahmed Han şu cevabı verdi:
    “O anda Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz geldiler ve bana; ‘Sen, dünya ve ahiretin sultanlığını kendine toplamışsın. Yarın Resulullah (sav) Efendimiz’in yanında olacaksın’, buyurdular.”
    Gerçekten de bu Hak dostu, denildiği gibi ertesi gün vefat ederek sevdiklerine kavuştu.

6 Nisan 2018 Cuma

ANADOLU

ANADOLU

Tarihteki bir çok medeniyetin beşiği olan Anadolu, çeşitli uygarlıklara yurt olmuşcennet bir ülkedir. Anadolu adının nereden geldiği sorulduğunda şöyle bir efsaneanlatılmaktadır:
Ankara’nın Kızılcahamam ilçesine bağlı Taşlıca Köyü’nde geçer bu efsane. Taşoluğun önünde güzel bir çeşme vardır. İşte bu çeşme efsanenin ana kaynağıdır.
Asırlar önce çeşmenin bulunduğu yerler hayli ıssızdır.  15. yy. da bir Türkmen subayı, ordusunun önünde seferden dönmektedir. Ordusu o kadar yol katetmiş ama su bulamamıştır. Bitkin haldeki askerlerin susuzluktan dudakları kavrulmuş, neredeyse ölmek üzeredirler. Koca ordu nice zaferler kazanmış, bayrağını yere değdirmemiş, başı dik ordu neredeyse susuzluğa yenilmek üzere.
Ümitler kaybolmak üzere iken, bir Türkmen kadını belirir uzaktan. Elinde kocaman bir ayran bakracı. Önüne çıkan askerlere elindeki tası doldurur verir. Kimisinin matarasına doldurur. Bütün askerlere ayran içirir, yine de ayranı bitmez. Kocaman orduda ayran vermediği asker kalmaz. Matarası dolu olan askerlere bir daha seslenir;
“Oğlum uzat mataranı doldurayım,” diye.
“Ana doludur,” derse de askerler.
“Ana doludur.”
“Ana doludur.”
Ana dolu, diye cevap veren askerler mataralarında ayran dolu olduğunu belirtirler.
Böylece günümüzde yaşadığımız bu toprakların adı, o günden sonra Anadolu olarak anılmaya başlanır.

5 Ocak 2018 Cuma

OSMANLI HİKAYELERİ TAYİNİM DERHAL YAPILDI

 Seyyid Yahyâ Efendi şöyle anlatmıştır: "Sultan Bâyezîd Hân Câmi-i şerîfi avlusunda, oyma ustalarından Kefelizâde İbrâhim Halebî adında bir zâtın dükkanında, ilim-irfân sâhibi, kıymetli zâtlar toplanıp sohbet ederlerdi. Arasıra Mehmed Emîn Efendi de öğle namazından sonra o dükkanı teşrif eder, dostları ile çok kıymetli sohbeti olurdu. Bir gün yine böyle hoş bir sohbet sırasında medhedilen iyi vasıflı bir kâdı (hâkim) o dükkana geldi. Kâdıasker, bu kâdıya, bir meseleden dolayı dargın olduğu için, bir makâma tâyin edilmesi gerektiği hâlde ona; "Ben kâdıasker olduğum müddetçe, sana kadılık vazifesi vermem!" diyerek yemin ettiğini ağlayarak anlattı. Dükkanda bulunanlar bu hâdiseye çok üzüldü. Mehmed Emîn Efendi, yarım saat kadar başını eğip, gözleri kapalı bir vaziyette murâkabeye daldı. Sonra hakîkati gören gözlerini açıp, yardım talebi için gelen kâdıya verilmek üzere, dükkan sâhibi olan oyma ustası Kefelizâde İbrâhim Halebî'ye bir duâ târif edip yazmasını söyledi. O da yazdı. Bunu alıp mağdur kâdıya verdi. Üzerinde taşımasını söyledi. Sonra; "Doğruca kâdıasker efendiye git!" buyurup, kâdıyı gönderdi. İki-üç saat sonra kadı, sevinçle o dükkana tekrar geldi. Mehmed Emîn Efendiye büyük bir hürmetle memnûniyetle durumunu arzetti. Kendisine ne yaptığı sorulunca; "Kâdı askerin makâmına girdim. Beni görünce birdenbire değişiverdi. Feryâd ederek; "Kâtibi çağırın." dedi. Kâtip gelince; "Aman bir bak! Bu kâdı efendinin tâyin edilmesi için münâsib bir yer var mı?" dedi. Kâtip, kayıtları kontrol ettikten sonra; "Bir yer var ama şimdilik dolu." dedi. Kâdıasker, kâtibe; "Olsun, hemen tâyin edelim, benim şu anda çektiğim sıkıntıyı ve tutul duğum ağırlığı bilmezsin!" dedi. Böylece tâyinim derhal yapıldı." diye anlattı. Mehmed Emîn Efendi yazdırıp verdiği duâyı o kâdıdan geri alıp, Kefelizâde İbrâhim Halebî'ye vererek silme sini söyledi. O da alıp sildi. Kefelizâde İbrâhim Halebî şöyle demiştir: "Ben bu hâdiseden sonra Mehmed Emîn Efendinin târif ettiği duâyı tekrar yazmak için belki bin defâ denedim. Bir türlü yazamadım. Sonunda o hâdisenin Mehmed Emîn Efendinin kerâmetlerinden olduğunu anladım.Yine o anlatır; "Mehmed Emîn Efendinin her ay on beş kuruşluk geliri vardı. Bunu alıp her ay huzûruna getirirdim. Koynunda bezden bir kese vardı. Keseyi çıkarmadan ağzını açar, ben de parayı içine kordum. Bundan başka o keseye hiç para konmadığı hâlde her ay o keseden iki-üç yüz kuruştan fazla para sarfeder, fakirlere saymadan sadaka dağıtırdı. Ben buna defâlarca şâhid olmuştum. Hattâ bir gün kese eskidi değiştirelim buyurup, keseyi çıkarıp bana verdi. İçinde yedi-sekiz kuruş kadar para vardı. Bunları yeni bir keseye koyup verdim. Eski kesenin içine de beş kuruş koyup bana verdi. Ay başına on beş-yirmi gün vardı. O ayda koynun daki keseden yüz elli kuruş para sarfolundu. Ben buna hayret ederdim. Arkadaşlarımızdan da çoğu bunu bildikleri hâlde, aslâ kendisine soramazdık ve ifşâ etmezdik..."Mehmed Emîn Efendi, hâl ve şânlarını halktan son derece gizler, talebelerini de bu tarzda yetiştirirdi. Ömrünün sonlarında arkadaşları merhum Tatar Ahmed Efendi, 1743 senesinde vefât edince, fetvâ makâmında bulunan eski şeyhülislâm Seyyid Mustafa Efendi, Tatar Ahmed Efendiden boşalan dergâha, Mehmed Emîn Efendiyi tâyin ettirdiler. Berât-ı şerîfi de, kendi mektupçuları Hamzazâde Abdullah Efendi ile gönderdiler. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi, büyük bir kırgınlık ile doğru şeyhülislâm efendinin huzûruna gidip; "Sultânım, mâlûmunuz ben meşîhat erbâbından değilim. İnâyet buyurun, şeyhlere âit alâmetlerden ne nişânım varsa, müstehak olmadığım hâlde tevcih etmişlerdir. Boşalan bir medrese varsa beni oraya müderris tâyin etmeyi ihsân buyurunuz." gibi özür beyân ederek, o dergâha gitmek istemedi ise de, şeyhülislâm; "Emîn Efendi kardeşim, biz sizi biliriz ve pîrdaşımızsınız. Ömürlerimiz sonuna yaklaştı, hâlinizi gizliyorsunuz. Mızrak çuvala sığmaz, gizlenme konağını geçeli otuz yıl oldu. Fayda yoktur, tevcih (tâyin) pâdişâhındır. Kabûl etmemiz lâzım. Kabûl etmemek, ülu'l-emre itâat etmemek demek olur." deyince; "Efendim; evimde oturmak şartıyla kabûl ederim. Böylece müsâade buyurulur ise emir sizindir." diye berâtı kabûl etti. Sonra ağlayarak şeyhülislâmla vedâlaştı. Gerçekten tekkeye taşınmayıp evlerinde kaldılar.Mehmed Emîn Efendi, Resûlullah efendimizin mihmândârı Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesinde türbedâr olarak vazife almıştı. Fakat ziyâretçilerin hallerini beğenmeyip, birkaç ay sonra bu vazifeden ayrıldı.Bir defâ Kâbe'de Rükn-i Yemânî'de yaslanmışken, bir kerre Mısır'da ve bir kerre de İstanbul'da FâtihCâmii civârında Hızır aleyhisselâm ile görüşmüştür. Yüzüğünde "Emîn-i sırr-ı Hak ârif Muhammed" yazılıydı.

4 Şubat 2017 Cumartesi

SULTAN II. MAHMUD VE SÜLEYMAN RÜŞDİ EFENDİ

Süleymân Rüşdî Efendi, önce Karamullu köyünün efesi idi. Halk kendisinden çok korkardı. Daha sonra, Nâzilli'de Mehmed Zühdî Efendi'yi görüp, ona talebe oldu. Mehmed Zühdî Efendi' nin yanında kemâle eren Süleymân Rüşdî Efendi, çok yüksek mertebelere kavuştu. Efelik zamânında kullandığı bıçağını, palasını ve tüfeğini, oturduğu odanın duvarına astı. Kendisine bağlı efeleri de ona talebe oldular. Önceleri Mîrzâde diye meşhûr idi. Sonra Rüşdî mahlasını aldı. Sultan İkinci Mahmûd Hân'a, Süleymân Rüşdî Efendi hakkında bâzı iftirâlar yapıldı. Bunun üzerine Halîl Paşa vâsıtasıyla İstanbul'a dâvet edildi. Süleymân Rüşdî Efendi, Pâdişâh'ın bu dâvetine icâbet etti. İstanbul'a gelip, Fındıklı'da ikâmet etti. Eyyûb'de, Râmi kışlası civârında Sultan İkinci Mahmûd Hân ile görüştü. Süleymân Rüşdî Efendi, sanki pâdişâh ile değil de, sıra dan bir kimse ile görüşüyormuş gibi rahat hareket ediyordu. Sultan İkinci Mahmûd Hân, bâzı özelliklerinden bahsederek, pâdişâh olduğunu, pâdişâh karşısında daha başka davranması gerektiğini anlatmak isteyince, Süleymân Rüşdî Efendi; "Sultânım! Âhirette bahsettiğiniz evsâftan sormazlar. Siz çobansınız. Tebanızın çobanısınız. Sürünüzden mesûlsünüz. Size bunu sorarlar. Sen buna dikkat et!" deyip oradan ayrıldı. Bu yüzden Sultan İkinci Mahmûd Hanın takdir ve hürmetini kazandı. Sonra Nâzilli'ye döndü. Orada Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya ölünceye kadar devâm etti.

9 Eylül 2016 Cuma

ABDESTSİZ NÖBET TUTMAM

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş... Böylece devamlı uyanık durduklarını ve vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat başı nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine nöbet yerinden sesler duyar Padişah:
- Kimdir o?
- Kim var orda?..
Aradan 1 saat geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır:
- Kimdir o?
- Kimdir var orda?..
Padişah'ın dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde değişmemiştir. Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet bekler ve tekrar sese dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi niçin değişmemiştir? Sultan Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu öğrenmek istediğini söyler. Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir bombalı suikasttan kıl payı kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni oyunu mu tezgâhlanıyor?
Biraz sonra saatinde değişmeyen nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve korku ile yüzü yerde beklemektedir. Padişah sorar:
- Sen kaç saattir nöbettesin?
- Bir buçuk saate yaklaştı, Hünkârım.
- Niçin saat başında vazifeni devretmedin?
- Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de nöbet tutuyorum.
- Niçin? Neden usulü çiğniyorsun?
O yiğit Mehmetçik utançla indirir mübarek başını. Ürkekliği iyice artar, söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle konuşur:
- Padişah'ım, benden sonraki nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen benim yerime de nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de kabûl ettim.
Mehmetçiğin bu inceliği Sultan Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir. Geceki davranışından duyduğu memnuniyetini ifade eder